nefret en korkulası duygudur insana ait. insana ait olması sadece lafın gelişidir. aslında nefret insana değil, insan nefrete aittir. küme gibi düşünün bir insan nefreti içine alabilir, kapsayabilir, yutar, sindirir ve yok eder. ama nefret insanı içine aldığı andan itibaren olacakları bilemezsiniz. kontrolden çıkmak adına neler yapabilecekse insan hemen denemelidir, bu anda özgürdür kişioğlu, istediğiniz gibi at koşturabilir çayırlarda, meralarda. nefretin insana sunduğu ve kimsenin geri çeviremeyeceği sınırsızlık ve özgürlük hissiyatı bu duygunun insanı nasıl sarmalayıp yönettiğinin ispatıdır. en sakin olunması gereken anlarda bile kendi iplerini gaipten gelen ellere teslim eder insan. zorlandığı anda kolayına kaçmanın bir diğer adı olan nefretin, kendisine hak tanıdığını sanır ve buna göre hareket eder. her şeyi yapabileceğini; dünyanın parmaklarının ucunda olduğunu hisseder. yalanlar ile doğrular sevişir, hangisinin diğerinin içinde olduğunu anlaşılamaz. gerçekler birbirine karıştırılır. bunların hepsi bizi yöneten hormonların etkileridir tabi. yavaş ama derinden gelen hormonlar insanı çileden çıkarmakta pek de zorlanmazlar. o kadar kolay yönlendirilebilen canlılarız ki; bir miktar sıvının emrinde bütün dünyamızı etkileyecek kararlar verebiliriz. kendinizi, kendinizin yönettiğini mi sanıyorsunuz? bence yanılıyorsunuz... bilinçaltına değinmeden edemeyeceğim. insanın kendini %100 idare edemediğine inanmamın en önemli sebebi bilinçaltına olan inancımdır. bunu insanları incelemeye çalıştığımdan beri sürekli düşündüm. bir insanı karşınıza alırsınız, düşüncelerini okumaya çalışırsınız ve bunu başarmak zor değildir zira gözlerin yalan söyleyemediği sarsılmaz bir gerçektir. karşınızdakinin neler anlattığını bilseniz, dudaklarından hangi kelimelerin döküldüğünü duysanız, yazdığı satırları okusanız bile inanın hiçbir tanesi gözlerinin konuştukları kadar gerçekci olmayacaktır. gözlerinin konuştukları kendisinin bile bilemeyeceği şeylerdir hep. bilinçaltı dediğimiz olay bu noktada başlar. kendi düşüncelerini bile bilemeyen insan, gözlerinin neler yumurtladığını bir türlü çözemez. karşısındakine teslim olmaktan başka çaresi yoktur. çıkarılabilecek bir tek sonuç var ki, o da şu: yalan söylediğiniz kişilerin gözlerine bakmayın...
nefretin ne olduğunu çözemesem de, onu yönetenin ne olduğunu adım gibi biliyorum. bilinçaltı sahneye çıktığı andır bu an. nefretin insanı kontrolden çıkardığını söylüyorsam, nefretin nasıl yönetildiği hakkında da bir tez ileri sürebilirim. kimi zaman hiç beklenmedik anlarda karşımıza çıkan garip düşüncelerin kaynağıdır bilinçaltı... nefretin dışavurumu sırasında beynin hükümdarlığından çıkan yönetim mekanizması, kaynağı hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğim bilinçaltı ile birleşiyor. bilinçaltı sahipsiz ve itaatsiz olduğundan o kadar da sevilen bir şey değildir. sahibi onu yaratanın kim olduğunu bilemediğimizden belirsizdir. bilinçaltı piçtir bir anlamda. bilinçaltı aslında bu apayrı bir yazının konusu olmalı, bu yüzden fazla açmayacağım. ama insan nefretten bahsedince onu yöneten ele değinemeden de geçemez. geçiyorum... adrenalinin vücuda yaptıkları üzerinde düşünelim. kalp atışları hızlanır, kan çeperleri daralır. bunların sonucunda kan basıncı yükselir. heyecan ile sinirlenme bir araya geldiği zaman nefret denen acı çığlık yüzümüze çarpar. kontrolden çıkmış bir otobüs gibi nereye nasıl vuracağı kesitirilemez. aksi olan da bunların saniyeler içinde gerçekleşmesi. ok yaydan öyle bir hızda çıkar ki gözlerimizin yetilerinin sınırlı olduğu gerçeği uzanıverir önümüze. sonuçta nefret uslanmayan, sınır tanımayan, insanın insan olduğunu tüm çıplaklığı ile gözler önüne seren bir duygudur. insan nefretle kaplandığı anda rollerinden sıyrılır. bu tiyatrodaki bir oyuncu gibi davranmayı bırakıp sokak çalgıcılarına dönmek gibi bir histir. hissetmeyi unutmamak adına...
0 yorum:
Yorum Gönder