13 Ağustos 2006 Pazar

boşluk

tanım yapma gereği duymuyorum. belki akdeniz küçük bir okyanus olabilirdi, daha da büyüyebilirdi. sorduktan sonra cevap beklemeyenler vardır, çoğunlukla cevapları bilenler oluşturur bu tip insanları. acı da olsa söylenmesi gerekeni söylerler. akdeniz'in bir deniz oluduğunu ve bir okyanusla asla yarışamayacağını söylerler. büyüse diyorum içimden ama amin demenin faydası yok olmayacak duaya. akdeniz'in içindeki boşlukları düşünüyorum. derin, boş ve sığ sular koyu bir renk alır. suyun içi havadan daha korkutucudur. düşünmeden edemiyorum asıl korkutucu olan su mu hava mı? yoksa ikisinin de sahip olduğu boşluk mu? korkuların üzerine gitmek gerekir der çoğu insan. onunla yüzleşmek, galip gelmek ama gerekirse de yenik düşmek gerekir. uzaktan söylemesi ne kolaydır. davulun sesi... korktukça korkarsınız, ilerledikçe sizi yer, bitirir bütün karabasanlar. boğazınızda bir düğüm oluştuğunu sanırsınız. sanki o düğüm hiç çözülmeyecek siz de boğulup gidecekmişsiniz gibi. ölmeye bu kadar yaklaşmışken ölenler için de ağıtlar yakın olur mu? çocuk yaşta yüreği kin ve nefret dolanlar için de. korkudan kaçmak çözüm müdür bilmem ama benim tanıdığım çoğu kişi kaçıyor korkularından. bir nevi kendilerinden kaçıyorlar. bir insanın yapabileceği en büyük hatalardan birisi de bir başkasını korkaklıkla suçlamaktır. bu yüzden hiçbir şekilde suçlamıyorum onları. korkaklık en az cesaret kadar takdir edilmesi gereken bir davranıştır. dikkat çeksin istiyorum insanoğlu bir şekilde yaratılmış ve bir çeşit duygularla, düşüncelerle donatılmış varlık. ne bekliyordunuz ki? tabi ki korkacak, ağlayacak, gülecek, cesaretlenecek... bana sormayın ben korkuların üzerine gidilerek çözülebileceklerine inanıyorum. en azından kendim için uygun tedavi yönteminin bu olduğunun farkındayım. tedavi, biraz garip bir kelime oldu sanırım. insan kendi kendini tedavi edebilir mi? ya insan kendine iyilik yapmaya çalışırken kötülük yaparsa? kaş yaparken... peki bu riski göze almaya değer mi?

0 yorum:

Yorum Gönder