14 Mart 2009 Cumartesi

beden, ruh

sanılmasın ki bedenler yara aldıklarında ruhları özgür bırakırlar. ölüme götüren yolu gördüğünde her beden, ruha özgürlüğünü vermeme düşüncesinin ağırlığı altında ezilir. bu noktada ruha karşı bir mahcubiyet duyar. hisselerini ona söyleyemeyecek kadar utangaç ve çekinik olduğundan (aslında beceremediğinden) ne ruhu özgür bırakır ne de açıklama yapar. ruh da bu anlamsız durumun içinde umutsuzca bekler. ölen bedenden kopup gitmekle onunla kalmak arasında kalır. zira karar veren bedendir.

ikisinin hikayesi:

beden ölmesine, yani apaçık yok olmaya ilk adımı atmasına rağmen ruh’unu bırakmak istemediği için ruh’tan fedakarlık yaparak yanında kalmasını istemeyi beceremez bir türlü. işte bu durumdur en kötüsü. ruh’a ne “git!” der ne de “kal!”. susar beden. beden’in susuzluğu ne ruh’un nehir olup akmasıyla çözülebilir ne de yeniden doğmakla. onun tek çaresi kendindedir. sessizlikten bıkma şansı olmayan ruh ise çaresizdir. “git” denmemiştir, gitsin; “kal” denmemiştir, kalsın. daha kötüsünün olduğunu ispatlamak isteyenlere karşı, duruşum ve bakışlarım, onları vazgeçirmek için oldukça yeterlidir. kimse inkara kalkışmasın. anlamayışınız, ruh’la beden’in birbirine olan aşkını görmeyişinizdendir. işte bu sebepten, şu anda, inkara kalkışanlarla, intihara kalkışanlar arasında fark kalmaz benim gözümde. beden, ruh’a kal diyememenin ezikliğini hissettikçe kendi içine gömülür. kartopu gibidir bu gömülüş, gittikçe büyür. üstüne üstlük çevresel etkiler de bedeni yıpratır. ne de olsa beyaz bir kefenin içinde toprağın kucağına bırakılmıştır. şimdi, sıçanlarla, böceklerle ve bir de solucanlarla boğuşmaktadır. “beyaz kefen” diyerek kelimeye vurgu yapmaya çalışanlardan nefret ettiği kadar nefret etmektedir bu hayvanlardan. aslında razıdır hayvanların onu yok etmesine, yeter ki; kefenin beyaz olduğunu herkesin bilmesine rağmen, inatla, insanların başına vura vura onları etkilemek için bu tamlamayı kullananlar da onunla aynı yere gömülsünler. içini rahatlatan şeyse her canlının mutlaka bir gün diğerleri tarafından yeneceğidir. aynı her canlının mutlaka bir gün diğerleri tarafından yenilgiye uğratıldığı gibi. yenilecektir ve yenecektir… bir ‘insanın’ bedeni olması ona ayrıcalık tanımamıştır, bundan sonra da tanımayacaktır. ruh’u unuttuğu için kızar kendine. böyle düşüncelere dalıp gitmektense ona ne tür bir konuşma yapacağını düşünmelidir. komik olan durum ise ruh yanı başında durmaktadır. durun, daha komiğini söyleyeyim, yaklaşık seksen beş senedir ikisi bir arada yaşamalarına rağmen, elleri bile dokunmamıştır birbirine. ruh, bedenin içinde yaşamıştır ama ona dokunmamıştır. ne aşk… beden’i soracaksınız, “o dokunmak istemedi mi ki?” diyeceksiniz. demeyen de okumasın bu satırdan sonra, zira şimdiye kadar anlattıklarımı hiç anlamamıştır demektir bu. onun içinde olup bitenleri bilen yok ama eminim istemiştir. yeni doğan bebeğine dokunmak isteyen baba gibi istemiştir hem de. dokunabileceği günü hayal ederek geçirmiştir tüm yaşantısını. büyük olasılıkla yara almak ve ölmek için can atmasının sebebi de budur. öldüğünde ruh’una dokunabileceğini öngörmüştür belki de. ölüme atlaması da böylelikle açıklanır sanırım. şimdi beden’in hayallerini bir kenara koyalım ve durumu anlatmaya devam edelim. birkaç kelime söylemesi gerekmektedir o’na: “gitme, burada kal, yanımda ol, yalnız koyma, unutma vb.” fakat bu kelimelerden bir cümle çıkaramayacak kadar bitkindir. bitkin olmasını, ‘onu yemeye devam eden canlılardan bildi.’ diye not düşeceğim yıllar sonra buraya...

ruh’un uzun bekleyişi yüz yıl kadar devam etti. beden artık yenilebilecek yeri kalmadığından sadece kemikten oluşmakta. zamanla görmek, duymak ve hissetmek için yeni uzuvlar geliştirdi. ruh ise güzelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. “ruhlar yaşlanmaz. derlerdi fani hayatta. demek ki doğruymuş söylenenler.” demişti ölümle geçirdiği ellinci yılında. sonra bugüne yani yüzüncü yıla gelesiye kadar düşünmedi bu konuyu. çünkü düşüncelerini beden’in anlayabileceğini ve bunları düşündüğü için üzülebileceğini sandı. ruh her zaman beden’in onu anladığını düşündü. sonunda anlayacaktı yanıldığını… beden, geçirdiği değişim yüzünden mutlu muydu, yoksa beğenmemiş miydi bu yeni halini, seviyor muydu hala onu? hep merak etti bu gibi şeyleri. şimdiki ve geçmiş hayatlarına dair hep konuşmak istedi. ama konuşamadı, bedenle en büyük ortak özellikleri de buydu sanırım, kelimeleri içlerine hapsetmek… sonuç olarak, bu süreç boyunca ne beden konuştu ne de ruh. sadece, beden’in kendi kendine mırıldanmaları oldu. “söyleyeceklerini toparlıyor.” diye açıkladı bu durumu umutsuz bekleyen. “yüz yıl susmak ne kadar da zordur.” diye düşünenler olmuştur şimdi. sanılmasın uzun bir süre bu. bir insan için bir saat bile çok fazlaymış gibi gözükebilir fakat söz konusu ruh ve beden olunca yüz yıl hiçbir şeydir. dediğim gibi yaklaşık yüz yıl sonra beden birden döndü ruh’a ve: “git.” dedi. ruh bir iki saniye duraksadı, arkasını döndü sonra, uzaklaşmaya başladı. uzaklaştıkça zaten saydam olan görünüşü daha da görünmez oldu. uzaklaştıkça küçüldü, aynı beden’in umutları gibi. uzaklaştıkça söndü geri dönme olasılığı, beden’in kör ışığı gibi… sonunda bir noktaya dönüştü ufukta ve dönmemek üzere gitti. giderken hep aynı şeyi mırıldandı: “mutluydum onun yanında, neden ‘kal’ demedi?...”. beden de, kızdı sözcüklere, daha önce sese dönüşemedikleri için. söylendi kendi kendine: “ gitti, yüz yıldır gitmek istiyordu ama ben ‘git’ diyemediğim için kaldı. aslında hep gitmek istedi… sevmedi!”. ruh devam etti belli belirsiz dudak hareketlerine: “üzülmemem için ‘git’ diyemedi yüz yıldır. sonunda söyledi içindekileri. meğer hep gitmemi istemiş…”

beden bir solucan gördü, taze bedenler arayan. yolunu kesti: “bitir kalanımı, yok et beni n’olur!” diye yalvardı. solucan kıvrılmaya devam etti, geçti gitti yanından bedenin. sanki onu hiç duymamış gibiydi. yüz yıllık sessizliğini bozmuştu ya bugün beden, okkalı bir küfür savurdu bir diğer gidenin ardından.
ruh, seksen beş sene boyunca içindeydi bedenin. öyle büyük bir mutluluktu ki bu, ne anlatabilirdi ne de aynı anı bir daha yaşayabilirdi. her an ayrı bir mutluluktu işte. zamanın durmasını istedi defalarca. şımarık bir sevgili gibi hiç bitmesin istedi mutlu anlar. lunaparktan çıkmak istemeyen çocuk gibiydi tam da, birisi onu oradan çıkarmak isterse ağlayacaktı bağıra bağıra. ölümden de hiç korkusu yoktu, çünkü biliyordu ki öldükten sonra da beraber olabilirlerdi. “yeter ki beden istesin.” diye bir cümle kurup, bu konuyu unutmuştu yıllar önce. onun istemesi yeterliydi aşklarının sonsuz olması için. ruh hazırdı ölüme…

şimdi ise ayrılmışlardı. sessiz aşkları sessiz bir ‘git’ ile bitmişti. halbuki ‘kal’ kelimesi ne kadar da güzeldi, ‘git’ kelimesinden. sonsuzluğa giden yolculuğu başlatacak olan tek kelime ‘git’ idi. ve beden onu seçmişti.
ruh gitti, beden kaldı.

0 yorum:

Yorum Gönder