9 Aralık 2009 Çarşamba

baş ağrısı

kişiden kişiye değişmekle beraber, genelde başın ön tarafını kaplar ağrı. bir yılan gibi kıvrılır. sessizce gelir, insanın sesini yükseltmesine izin vermez. sinsidir. geldiğinde yapabilecek tek şey beklemektir. bir silah doğrultulmuş, tam kalbinin ortasına nişan alınmış, çaresizce bekleyen adam olunur karşısında. alın çizgileri de ağrının asılı kaldığı birer dala dönüşür. ne kadar çok çizgi varsa yaşamdan kalan, o kadar da şiddetli olur bu sebepten. yıllarca dökülen alın terleriyle kazanılmış alın çizgileri şimdi ihanetin başrol oyuncusudur.
çizgiler olmasa da ortaya çıkar bazen. “kafanı patlatacak gibi.” şeklinde sıradan bir kalıp kullanmaya gerek yok. zira anlatılmaya çalışılan kavram, dar kalıplara sokuldukça anlam bozulması ortaya çıkıyor. kafa derisinin içerisinde gezen karıncaları düşünmeli insan. kafatası ile alın derisi arasında bir meydan muharebesi varmış gibi hayal etmeli. “yüz binlerce kişiden oluşan bir ordu, periyodik adımlarla kemiklerinin üzerinde marşlar söyleyerek yürüyor.” işte bunu hayal edebilmeli. savaşın iki tarafının da sıktığı kurşunlar aynı yere isabet etmekte. sanki savaş ikisi arasında değil de, ayaklarının altındaki toprağa açılmış gibi.
-“savaşların tek kaybedenleri, üzerinde insan öldürülen topraklardır.”
baş ağrısı için bir tanım yapılmalı, ancak bu, baş ağrısı çekilmeyen bir zamanda mümkün olabilir. mümkün olmayanı istediği ölçüde vardır insan denir bir yandan da istediklerinin sınırı olmayacağını idrak etmeli. idrak sınırlarını açtığı ölçüde azalacaktır, sınırsız istek hırsı.
baş ağrısını istememekle, ondan kurtulan olmamıştır kuşkusuz. belki de kötü olanı istemektir çözüm. satırlara çözüm sığdırmak güç ve anlamsız. sadece çözümü göstermek ve kaçmak gerekli. kaçmak.

0 yorum:

Yorum Gönder